KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları ve Türk Patent Enstitüsü kapsamında koruma altındadır. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın kullanımından doğabilecek zararlar için KARAMERCAN HUKUK Bürosu hiçbir sorumluluk kabul etmez. www.karamercanhukuk.com/yargitay-kararlari/ internet adresinde paylaşılan Yargıtay Kararları’nın link verilmeden bir başka anlatımla www.karamercanhukuk.com internet adresinden alındığı belirtilmeksizin kopyalanması, paylaşılması ve kullanılması YASAKTIR. KARAMERCAN HUKUK Bürosu internet sitesini ziyaret etmekle, yukarıda belirtilen kullanım şartlarını kabul etmiş sayılırsınız.
Yazdır

ELDEKİ DAVA DİĞER MİRASÇILARIN PAYLARINI KAPSAMAYIP ONLAR ADINA DA AÇILMADIĞINDAN DİĞER MİRASÇILARIN YAHUT TEREKE TEMSİLCİSİNİN KATILMASINA OLANAK YOKTUR.

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU

Esas No        : 2023/11-781
Karar No       : 2024/321

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L  M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                :
 Konya 1. Asliye Ticaret Mahkemesi
TARİHİ                          : 22.03.2023
SAYISI                          : 2022/889 E., 2023/183 K.
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 19.10.2022 tarihli ve 2021/2939 Esas,
                                        2022/7166 Karar sayılı BOZMA kararı

Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın usulden reddine karar verilmiştir.

Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. DAVA

Davacı vekili; müvekkillerinin murisinin davalı şirkete para yatırdığını, bunun karşılığında hisse senedi aldığını, müvekkillerinin günümüz itibariyle hisselerinin karşılığı olan parayı ve kötüniyetli olarak ödenmeyen kâr payını muhatap şirketten talep ettiğini, ortaklık durum belgesine göre çıkma hakkı kullandırılarak müvekkillerine ait paylarının gerçek değerlerinin tespiti ile kâr paylarının müvekkillerine ödenmesine ilişkin ihtarname gönderildiğini ancak davalı tarafından cevap verilmediğini ileri sürerek çıkma hakkının kullandırılıp fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla payların gerçek değeri ve kar payına ilişkin şimdilik 1.000,00 TL'nin ödeme tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

II. CEVAP

Davalı vekili; kesin hüküm, hak düşürücü süre itirazıyla zamanaşımı definde bulunarak dava dilekçesinin kanuni unsurları haiz olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

Konya 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 28.12.2017 tarihli ve 2017/173 Esas, 2017/1224 Karar sayılı kararı ile; Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 20.12.2010 tarihli ve 2010/558 Esas, 2012/464 Karar sayılı kararının eldeki dava yönünden kesin hüküm teşkil ettiği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiştir.

IV. İSTİNAF

A. İstinaf Yoluna Başvuranlar

1. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

2. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesinin 15.05.2019 tarihli ve 2019/226 Esas, 2019/629 Karar sayılı kararı ile; kesinleşen Konya 2. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin 2010/558 Esas sayılı dosyası ile eldeki dava dosyasının hukuki sebebi aynı olmadığından eldeki dava yönünden kesin hüküm teşkil etmediği gerekçesiyle davacılar vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, İlk Derece Mahkemesince verilen karar kaldırılarak davanın yeniden görülmesi için dosyanın İlk Derece Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

3. Konya 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 16.10.2019 tarihli ve 2019/282 Esas, 2019/904 Karar sayılı kararı ile; davacılar vekilinin 16.10.2019 tarihli duruşmadaki beyanlarından bu alacak davasının davacıların murisi Kazım Türk'ün davalı şirkete yatırdığı paralardan dolayı ve sadece dava açan mirasçıların miras paylarına ilişkin olarak açıldığı, bütün mirasçılar adına açılmadığı, davacılardan başka mirasçıların da bulunduğu, davacıların elbirliği mülkiyet hükümlerine göre sadece kendi miras hisselerine ilişkin olarak bu davayı açma haklarının bulunmadığı gerekçesiyle davanın aktif husumet dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmiştir.

4. İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

5. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Hukuk Dairesinin 11.02.2021 tarihli ve 2020/356 Esas, 2021/173 Karar sayılı kararı ile; veraset ilâmında davacılar dışında başka mirasçıların da bulunduğu, murisin terekesine Kayseri 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2012/268 Esas 2014/1406 Karar sayılı kararıyla temsilci atandığı, davacı vekilinin 08.07.2019 tarihli dilekçesi ile davanın sadece davacı mirasçıların kendi miras paylarına istinaden açıldığının, 1.000,00 TL'lik talebin 500,00 TL'lik kısmının çıkma payı, 500,00 TL'lik kısmının ise kar payı alacağı olduğunun bildirildiği, İlk Derece Mahkemesince verilen kararda usul ve esas yönünden kanuna aykırılığın bulunmadığı gerekçesiyle davacılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ

A. Bozma Kararı

1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "... Dava, davacıların murisinin vefatı nedeniyle şirket ortaklığından çıkma payı ve kar payı alacağının tahsili talebidir. Mahkemece, davacıların el birlirliği mülkiyet hükümlerine göre sadece kendi miras hisselerine yönelik olarak dava açamayacakları gerekçesiyle dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmiştir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 114. maddesi uyarınca tarafların, taraf ve dava ehliyetine sahip olmaları dava şartı olup, HMK 115/2. maddesinde "mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder." düzenlenmiştir.

Bu açıklamalar kapsamında somut uyuşmazlığa bakıldığında, davacıların murisi Kazım Türk’ün terekesine iş bu dava tarihinden önce Kayseri 1. Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 2012/268 Esas- 2014/1406 Karar sayılı ve 11.11.2014 tarihli kararıyla temsilci atandığı anlaşılmıştır. Bu durumda murisin terekesine temsilci atandığından HMK 115. maddesi kapsamında dava dilekçesinin tereke temsilcisine tebliği ile taraf teşkili sağlandıktan sonra işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bozulması gerekmiştir..." gerekçesiyle karar bozulmuştur.

B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçeye ilaveten; davanın davacılar tarafından halefiyet esasına göre tereke adına değil davacıların kendi miras payları adına açıldığı, bütün mirasçıların onayının alınmasına gerek bulunmadığı, davayı açan bir kısım mirasçıların iştirak hâlindeki pay üzerinde tasarrufta bulunma yetkilerinin olmadığı, davada yer almayan diğer mirasçıların davaya katılmalarının sağlanmasına veya muvafakatlerinin alınmasına ya da miras ortaklığına temsilci tayin edilerek davaya devam edilmesine de imkân bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

VI. TEMYİZ

A. Temyiz Yoluna Başvuranlar

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

B. Temyiz Sebepleri

Davacılar vekili; işin esasına dair temyiz itirazları ile direnme kararının hakkaniyete aykırı olduğunu, davanın müvekkillerinin miras paylarına istinaden açıldığını, davalının iyiniyetli olmadığını, müvekkillerinin hukuki dinlenilme haklarına riayet edilmesi gerektiğini ileri sürerek direnme kararının bozulmasını istemiştir.

C. Uyuşmazlık

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davada dava dilekçesinin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 115 inci maddesi kapsamında mahkeme kararıyla atanmış tereke temsilcisine tebliği ile taraf teşkilinin sağlanmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

D. Gerekçe

1. İlgili Hukuk

1. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 599, 640, 701, 702 ve 703 üncü maddeleri,

2. 6100 sayılı Kanun'un 59, 114 ve 115 inci maddeleri,

2. Değerlendirme

1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.

2. 4721 sayılı Kanun'un 599 uncu maddesi hükmü uyarınca miras; murisin ölümüyle ve terekenin açılmasıyla mirasçılarına geçer ve mirasçılar terekedeki mallar ve haklar üzerinde bu tarih itibariyle hak sahibi olurlar. Aynı Kanun'un 640 ıncı maddesi gereğince birden çok mirasçının bulunması durumunda mirasın geçmesiyle birlikte paylaşmaya kadar mirasçılar arasında terekedeki bütün hak ve borçları kapsayan bir ortaklık meydana gelir. Mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahip olurlar ve sözleşme veya kanundan doğan temsil ya da yönetim yetkisi saklı kalmak üzere, terekeye ait bütün haklar üzerinde birlikte tasarruf ederler.

3. Tereke (miras ortaklığı) 4721 sayılı Kanun'un 701 ve devamı maddeleri uyarınca elbirliği (iştirak) mülkiyetine tâbidir. Elbirliği mülkiyeti, yasa veya yasada gösterilen sözleşmeler uyarınca, aralarında ortaklık bağı bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala veya hakka birlikte malik olmaları durumudur. 4721 sayılı Kanun'un 701-703 üncü maddelerinde düzenlenen bu tür mülkiyetin (ortaklığın) tüzel kişiliği olmadığı gibi ortaklardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da bulunmamaktadır. Hak, bir bütün olarak ortakların hepsine aittir. Başka bir deyişle, ortaklık tasfiye ile sona erinceye kadar ortaklardan her birinin ayrı bir mal veya hakkı olmayıp, hak sahibi ortaklıktır.

4. Elbirliği (iştirak) hâlinde mülkiyet türünde malikler paydaş değil ortaktırlar. Bu itibarla elbirliği (iştirak) hâlinde mülkiyette, ortaklar arasında 6100 sayılı Kanun'un 59 uncu maddesi anlamında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Zira maddi hukuka göre, bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlikte kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek hüküm verilmesi gereken hâllerde, mecburi dava arkadaşlığı vardır (6100 sayılı Kanun md. 59). Bu sebeple kanunda veya elbirliği (iştirak) hâlinde mülkiyeti oluşturan anlaşmada ortaklık adına hareket etme yetkisinin kime ait olacağı belirtilmemişse ortaklığın tasfiyesini isteme hakkı dışındaki tüm işlemlerde ortakların (iştirakçilerin) oybirliği ile karar almaları ve birlikte hareket etmeleri zorunludur.

5. Elbirliğiyle mülkiyete dair hükümlerin düzenlendiği 4721 sayılı Kanun'un 702/2 nci maddesi, “Kanunda veya sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça, gerek yönetim, gerek tasarruf işlemleri için ortakların oybirliğiyle karar vermeleri gerekir” hükmünü taşımaktadır. Ne var ki bu kural, uygulamada yumuşatılarak, Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 11.10.1982 tarihli ve 1982/3-2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla, bir ortağın tek başına dava açabileceği; ancak, davaya devam edebilmesi için öteki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığıyla davanın sürdürülmesi gerektiği kabul edilmiştir.

6. 4721 sayılı Kanun'un 702/4 üncü maddesinde “Ortaklardan her biri, topluluğa giren hakların korunmasını sağlayabilir. Bu korumadan bütün ortaklar yararlanır.” hükmü öngörülmüştür. Benzer şekilde 4721 sayılı Kanun'un 640 ıncı maddesinde de vurgulanan korumadan anlaşılması gerekenin ne olduğu da önem arz etmektedir. 4721 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce elbirliği ile (iştirak hâlinde) mülkiyet 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 581 inci maddesinde düzenlenmişti. Ancak uygulamada karşılaşılan bazı güçlüklerin giderilmesi için yeni düzenlemede 4721 sayılı Kanun'un 640 ıncı maddesine “Mirasçılardan her biri, terekedeki hakların korunmasını isteyebilir. Sağlanan korumadan mirasçıların hepsi yararlanır” hükmünü içeren dördüncü fıkra eklenmiştir. Maddenin gerekçesinde de belirtildiği gibi, mirasta terekenin tâbi olduğu elbirliği mülkiyetine yöneltilen en güçlü eleştiri, birlikte hareket etme zorunda olmaları nedeniyle mirasçıların bireysel olarak terekedeki hakların korunması amacıyla hareket edememeleriydi. Maddeye eklenen dördüncü fıkra, bu eksikliği giderme amacına yönelik olarak getirilmiştir.

7. Terekeye ait haklar üzerinde tasarruf söz konusu ise, ortakların oybirliği ile karar vermeleri gerektiğinden, tasarruf işlemi niteliğindeki alacak davasının tüm mirasçılar tarafından birlikte açılması veya terekeye temsilci atanması ve bu yolla davanın yürütülmesi gerekir. Bir mirasçı tüm mirasçılar adına tek başına dava açabilirse de, böyle bir davayı yalnız başına yürütemez. Bu durumda davanın hemen reddedilmeyip, diğer mirasçıların davaya katılımlarının veya muvafakatlerinin sağlanması ya da terekeye temsilci atanması için davacıya uygun süre verilmesi gerekmektedir.

8. Ancak dava halefiyet esasına göre tereke adına değil de kendi miras payı için açılmış ise tüm mirasçıların onayının alınmasına gerek bulunmamaktadır. Bir ya da bir kısım mirasçı terekeye ait bir mal veya alacaktan yalnız kendi payına düşen kısım için yalnız kendi adına dava açarsa, böyle bir dava reddedilir. Zira bir veya bir kısım mirasçının iştirak hâlindeki pay/hak üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. Böyle bir dava diğer mirasçıların paylarını kapsamadığından ve aynı zamanda onlar adına da açılmadığından, davaya diğer mirasçıların katılmasına (icazet vermesine) olanak yoktur. Diğer bir anlatımla, öteki mirasçıların davaya katılmalarının sağlanması veya yöntemine uygun biçimde muvafakatlerinin alınması ya da miras ortaklığına bir mümessil tayin edilerek onun huzuru ile davaya devam edilmesi mümkün değildir ve davanın reddi gerekir. Aynı nedenle tereke temsilcisi de bir mirasçının yalnız kendi payı için açmış olduğu davaya icazet verip davayı devam ettiremez. Yargıtayın yerleşik uygulaması ve öğretinin görüşü bu yöndedir (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı 2001, C.1, s. 984 vd).

9. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacılar vekili tarafından dava dilekçesinde murislerinin davalı şirkete yatırdığı para karşılığında murise verilen ortaklık durum belgesine göre şirket ortaklığından çıkma hakkı kullandırılarak payların gerçek değeri ile ödenmediği iddia olunan kâr paylarının tespit edilerek tahsilinin talep edildiği, dava dilekçesi ekinde sunulan veraset ilâmında davacılardan başka mirasçıların da bulunduğu, Kayseri 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 11.11.2014 tarihli ve 2012/268 Esas, 2014/1406 Karar sayılı kararıyla davacılar murisinin terekesine temsilci atandığı anlaşılmaktadır.

10. İlk Derece Mahkemesinin 26.06.2019 tarihli tensip zaptı ile tesis edilen ara kararına istinaden davacılar vekili tarafından dosyaya sunulan 08.07.2019 tarihli beyan dilekçesinde; eldeki davanın sadece müvekkili davacıların miras paylarına istinaden açıldığı belirtilmiştir. Bunun yanında davacılar vekilinin 16.10.2019 tarihli duruşma zaptında da eldeki davanın sadece müvekkili davacıların miras paylarına istinaden açıldığı, davanın tüm mirasçılar adına açılmadığı açıkça beyan edilmiştir. Yine davacılar tarafından sunulan temyiz dilekçesinde de eldeki davanın müvekkili davacıların kendi miras paylarına istinaden açıldığı tekrar edilmiştir.

11. Buradan hareketle her ne kadar Özel Dairece, murisin terekesine atanan temsilciye 6100 sayılı Kanun'un 115 inci maddesi kapsamında dava dilekçesinin tebliği ile taraf teşkili sağlanıp işin esası hakkında bir karar verilmesi gerektiğinden bahisle bozma kararı verilmiş ise de; davacıların miras ortaklığı adına değil sadece kendi miras paylarına istinaden dava açmış oldukları açıktır. Aksine yorum, davacı tarafından sunulan açık beyanlar karşısında 6100 sayılı Kanun'un 26 ncı maddesinde düzenlenen taleple bağlılık ilkesine de aykırılık teşkil eder.

12. Buna göre eldeki dava, halefiyet esasına göre tereke adına değil davacıların kendi miras payları için açılmış olup bu davaya diğer mirasçıların onayı yahut tereke temsilcisinin icazeti ile devam edilemez. Zira davacıların iştirak hâlinde hak sahibi oldukları paylar üzerinde tasarrufta bulunma yetkileri bulunmamaktadır. Eldeki dava diğer mirasçıların paylarını kapsamadığından ve aynı zamanda onlar adına da açılmadığından, davaya devam edilebilmesi için diğer mirasçıların yahut tereke temsilcisinin katılmasına (icazet vermesine) olanak yoktur. Dolayısıyla eldeki davada, 6100 sayılı Kanun'un 115 inci maddesi kapsamında dava dilekçesinin mahkeme kararıyla atanmış tereke temsilcisine tebliği ile taraf teşkili sağlanamayacağından İlk Derece Mahkemesinin bu yöndeki direnme gerekçesi yerindedir.

13. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; dava dilekçesindeki talebin alacağa ilişkin olması sebebiyle hukuki güvenlik, adil yargılama hakkı ve mahkemeye erişim hakkı kapsamında dava dilekçesinin tereke temsilcisine tebliği ile taraf teşkilinin sağlanabileceği, tereke temsilcisinin icazeti ile davaya devam edilebileceği, bu itibarla direnme kararını Özel Daire kararında belirtilen gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

14. Hâl böyle olunca; İlk Derece Mahkemesince yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.

VII. KARAR

Açıklanan sebeplerle;

Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,

Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,

Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca kararı veren İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,

06.06.2024 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.

BİLGİ : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda bulunan 25 üyenin 17’si ONAMA, 8’i ise BOZMA yönünde oy kullanmışlardır.

BİLGİ : “Terekeyle ilgili taşınmaz için bir mirasçı üçüncüye kişiye karşı kendi payına hasren tapu iptali davası açamaz” şeklindeki Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 16 Mart 2021 tarihli kararı için bkz.

https://karamercanhukuk.com/yargitay-karari/terekeyle-ilgili-tasinmaz-icin-bir-mirasci-ucuncu-kisiye-karsi-kendi-payina-hasren-tapu-iptali-davasi-acamaz

 

AYNI YÖNDE KARAR:

T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU

Esas No        : 2023/1-433
Karar No       : 2025/214

T Ü R K   M İ L L E T İ   A D I N A

Y A R G I T A Y   İ L  M I

İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ                :
 Kocaeli 3. Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ                          : 20.09.2022
SAYISI                          : 2022/98 E., 2022/262 K.
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 21.12.2021 tarihli ve 2020/3090 Esas,
                                        2021/8077 Karar sayılı BOZMA kararı

Taraflar arasında birleştirilerek görülen tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince birleşen davada Hüseyin Y. hariç olmak üzere asıl ve birleşen davaların kabulüne karar verilmiştir.

Kararın asıl ve birleşen davalarda davalılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

Bölge Adliye Mahkemesi kararının asıl ve birleşen davalarda davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İlk Derece Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.

Direnme kararı asıl ve birleşen davalarda davalılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek asıl ve birleşen davalarda davalılar vekilinin duruşma talebinin reddine karar verilip Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:

I. ASIL DAVA

1. Davacı Naciye D. ile Fatma S., Emine D. ve Meryem Y.'un bir kısım mirasçıları vekili; ortak mirasbırakan Vehap K.’den kalan 1824 parsel sayılı taşınmazın intikal işlemlerinin yapılması amacıyla davalıların mirasbırakanı Ali İhsan’ın telkini ile Vehap'ın kızları Naciye, Fatma, Emine, Meryem ve Asiye ile oğlu Ali İhsan tarafından dava dışı Vasıf Y.’ın vekil tayin edildiğini, vekil Vasıf’ın intikal işleminden sonra bilgileri ve rızaları olmaksızın miras paylarını Ali İhsan’a satış göstererek devrettiğini, herhangi bir satış bedeli ödenmediğini, vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını, Ali İhsan’ın bir kısım payını dava dışı kardeşi Asiye'ye devrettiğini öğrenmeleri üzerine diğer kardeşlerine hisselerini vereceğini söylemesine rağmen bunu gerçekleştirmediğini ileri sürerek davalıların murisi Ali İhsan K. üzerine kayıtlı tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini talep etmişlerdir.

2. Davalılar vekili; 40 yıldır taşınmaza malik olduklarını, davanın zamanaşımına uğradığını, davacıların satış amacıyla vekâlet verdiklerini ve iradelerine uygun devir yapıldığını, mirasbırakanları Ali İhsan’ın taşınmaza 1979 yılında ev inşa ederek ikamet etmeye başladığını, davacıların bu duruma karşı çıkmadığını, devir tarihinde ormanlık ve değersiz olan taşınmazın 2010 yılında değerlenmesi ile birlikte kötüniyetli olarak dava açıldığını belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

II. BİRİNCİ BİRLEŞEN DAVA

1. Birleşen Kocaeli 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2018/103 Esas sayılı dosyasında davacılar Meryem Y. ve Emine D.'nin bir kısım mirasçıları vekili; asıl davada sundukları dava dilekçesi içeriğini tekrar ederek davalıların murisi Ali İhsan K. üzerine kayıtlı tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini talep etmişlerdir.

2. Davalılar vekili; asıl davada sundukları cevap dilekçesinin içeriğini tekrar ederek davanın reddini savunmuşlardır.

III. İKİNCİ BİRLEŞEN DAVA

1. Birleşen Kocaeli 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2018/388 Esas sayılı dosyasında davacılar Emine D.'nin bir kısım mirasçıları vekili; asıl davada sundukları dava dilekçesi içeriğini tekrar ederek davalıların murisi Ali İhsan K. üzerine kayıtlı tapu kaydının iptali ile miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini talep etmişlerdir.

2. Davalılar vekili; asıl davada sundukları cevap dilekçesinin içeriğini tekrar ederek davanın reddini savunmuşlardır.

IV. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI

İlk Derece Mahkemesinin 06.02.2020 tarihli ve 2018/41 Esas, 2020/27 Karar sayılı kararı ile; emsal kararlara yer verildikten sonra, vekilin hesap verme yükümlülüğü uyarınca satış bedelini asile verdiğini ispat borcu bulunurken taşınmazı devralan üçüncü kişiler bakımından ispat yükünün davacıda bulunduğu, asıl ve birleşen davalarda davacıların kök murisi Vehap K.'den kalan terekenin veraset işlemleri için vekil Vasıf Y.'a vekâlet verildiği, Ali İhsan K.'le vekilin yakın olduğunun tanık beyanlarından anlaşıldığı, davalıların murisi Ali İhsan K.'in 21.04.2003 tarihinde dava dışı diğer kız kardeşi Asiye'ye 1824 sayılı parselin hissesini devretmesine karşılık diğer kardeşlerine devir yapmadığı, davacıların taşınmazın devri karşılığında para aldıklarına dair bir savunma ve buna ilişkin delilin dosya kapsamında bulunmadığı, vekilin özen yükümü ispat mükellefiyetinin yanında somut olayda vekille eylem ve fikir birliği içinde olan davalılar murisinin bir kısım kardeşlerini terekeye tabi malvarlıklarından mahrum bırakmak amacıyla hareket ettiği gerekçesiyle birleşen davada davacı Hüseyin Y. hariç olmak üzere asıl ve birleşen davaların kabulüne karar verilmiştir.

V. İSTİNAF

A. İstinaf Yoluna Başvuranlar

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davalarda davalılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.

B. Gerekçe ve Sonuç

Bölge Adliye Mahkemesinin 23.09.2020 tarihli ve 2020/591 Esas, 2020/695 Karar sayılı kararı ile; asıl ve birleşen dosya davacılarının murisi Vahap K.'den kalan terekenin intikal işlemleri için dava dışı Vasıf Y.'a vekâletname verildiği, vekil olan Vasıf Y.'ın da taşınmazdaki intikal işlemlerini yaptığı, akabinde 01.06.1978 tarihli ve 5829 yevmiye numaralı resmi senet ile taşınmazı davalı Ali İhsan K.’e (vekâleten Hasan Yılmaz) satarak devrettiği, davalı Ali İhsan K.'le vekilin yakın ilişki içinde oldukları, davacıların taşınmazın devri karşılığında bedel aldıklarının ispat edilemediği, davalılar murisinin eylemleri neticesinde davacıların iradelerine aykırı olacak şekilde zararlandırıldığı gerekçesiyle asıl ve birleşen davalarda davalılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

VI. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ İNCELEME SÜRECİ

A. Bozma Kararı

1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davalarda davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.

2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile;

"... Somut olayda, davalıların mirasbırakanı Ali İhsan’ın ( mirasbırakanın oğlu ) 1979 yılından beri yapılaşmak suretiyle çekişmeli taşınmazı kullandığı, kardeşlerinin durumu bildiği, hatta zaman zaman Ali İhsan’ın evinde konakladıkları, anılan tarihten itibaren Ali İhsan’ın sahiplenmek suretiyle kullanımına karşı çıkmadıkları, vekil edenlerin usulüne uygun tanzim ettirdikleri vekaletnameleri ile yapılan devir işlemi sonrası uzun yıllar Ali İhsan tarafından taşınmazın kullanılması ve tüm tarafların bu durumu bildiği gözetildiğinde, davacı mirasçı Naciye ile bir kısım davacıların mirasbırakanları Fatma, Emine ve Meryem’in miras paylarının temlikinin iradi olduğu, aksinin de davacı tarafça kanıtlanamadığı, yukarıda belirtildiği üzere ispat yükü davacı tarafta olduğundan davalı tanıklarından bir kısmının dinlenmemiş olmasının sonuca etkili olmadığı anlaşılmıştır.

Hal böyle olunca, asıl ve birleştirilen davaların reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir…" gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.

B. İlk Derece Mahkemesince Verilen Direnme Kararı

İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten emsal kararlarda vekilin özen ve hesap verme borcu gereği satım konusunda bilgilendirme ve aldığı bedeli vekil edene teslim etme edimini ispat külfeti altında olduğuna yer verildiği, bozma kararında ispat külfetinin yorumu ve ispat külfetinin genel ispat kuralı işletilerek davacıya ait olduğuna dair yorumun yerleşik içtihattan ayrılmayı haklılaştıran bir gerekçe içermediği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.

VII. TEMYİZ

A. Temyiz Yoluna Başvuranlar

Direnme kararına karşı süresi içinde asıl ve birleşen davalarda davalılar vekilince temyiz isteminde bulunulmuştur.

B. Temyiz Sebepleri

Asıl ve birleşen davalarda davalılar vekili; eldeki davanın yöneltilebileceği tek kişinin Vasıf Y. olduğunu ancak vekilin 2005 yılında ölmesi nedeniyle davacıların kötüniyetli olarak davalılara karşı dava açtıklarını, Asiye K.'ın da dava konusu taşınmazın maliki olmasına rağmen haksız kazanç sağlama amacında olan davacılar tarafından ona karşı dava açılmadığını, davacıların 45 yıl boyunca taşınmaza yönelik intikalin gerçekleşmediğini ve tapuda gösterilen nitelikte pay sahibi olmadıklarını bilmemelerinin kabul edilemeyeceğini, ispat yükü kendilerinde olan davacıların iddialarını ispat edemediklerini belirterek direnme kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.

C. Uyuşmazlık

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemi ile açılan eldeki davada, ispat külfetinin davacı tarafa mı ait olduğu yoksa vekilin özen ve hesap verme borcu gereği satım konusunda bilgilendirme ve aldığı bedeli vekil edene teslim etme edimini ispat bakımından davalı tarafa mı ait olduğu, davacı tarafa ait olduğunun kabulü hâlinde ise vekâlet görevinin kötüye kullanıldığının ispat edilip edilemediği, buradan varılacak sonuca göre davanın reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

D. Gerekçe

1. İlgili Hukuk

1. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 502 ilâ 514. maddeleri.

2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 59, 190. maddeleri.

3. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 2, 3, 6, 640. maddeleri.

2. Değerlendirme

Dava, vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkin olup uyuşmazlığın çözümü için öncelikle asıl ve birleşen davalarda miras payları oranında talepte bulunan davacıların eldeki davada aktif dava ehliyetlerinin bulunup bulunmadığına göre değerlendirme yapılması gerekmektedir.

A. Asıl ve Birleşen Davalarda Meryem Y. ve Fatma S. mirasçıları yönünden:

1. Dava şartlarının amacı, bir davanın esası hakkında incelemeye geçilebilmesi için gerekli bütün şartları ve bunların incelenmesi usulünü tespit etmek, böylece davaların daha çabuk, basit ve ekonomik bir şekilde sonuçlanmasına yardımcı olmaktır (Baki Kuru, İstinaf Sistemine Göre Yazılmış Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2016, s. 190).

2. Mahkemece, dava şartlarının mevcut olup olmadığı, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırılır; taraflar da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebilirler (6100 sayılı Kanun md. 115/1). Dava şartı noksanlığının tespit edilmesi hâlinde davanın usulden reddine karar verilir, ancak dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için ilgili tarafa kesin süre verilecek olup bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davanın dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddine karar verilecektir (6100 sayılı Kanun md. 115/2).

3. Bilindiği üzere 4721 sayılı Kanun'un 599. maddesi hükmü uyarınca miras; murisin ölümüyle ve terekenin açılmasıyla mirasçılarına geçer ve mirasçılar terekedeki mallar (menkul-gayrimenkul) üzerinde bu tarih itibarıyla hak sahibi olurlar.

4. 4721 sayılı Kanun'un “Miras ortaklığı” başlıklı 640. maddesinde de;

“Birden çok mirasçı bulunması halinde, mirasın geçmesiyle birlikte paylaşmaya kadar, mirasçılar arasında terekedeki bütün hak ve borçları kapsayan bir ortaklık meydana gelir.

Mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahip olurlar ve sözleşme veya kanundan doğan temsil ya da yönetim yetkisi saklı kalmak üzere, terekeye ait bütün haklar üzerinde birlikte tasarruf ederler.

Mirasçılardan birinin istemi üzerine sulh mahkemesi, miras ortaklığına paylaşmaya kadar bir temsilci atayabilir.

Mirasçılardan her biri, terekedeki hakların korunmasını isteyebilir. Sağlanan korumadan mirasçıların hepsi yararlanır” hükümleri öngörülmüştür.

5. Tereke (miras ortaklığı) 4721 sayılı Kanun'un 701 ve devam eden maddeleri uyarınca elbirliği (iştirak) mülkiyetine tâbidir. Elbirliği mülkiyeti, yasa veya yasada gösterilen sözleşmeler uyarınca, aralarında ortaklık bağı bulunan kişilerin, bu ortaklık nedeniyle bir mala veya hakka birlikte malik olmaları durumudur. 4721 sayılı Kanun'un 701-703. maddelerinde düzenlenen bu tür mülkiyetin (ortaklığın) tüzel kişiliği olmadığı gibi ortaklardan her birinin doğrudan doğruya bir hakkı da bulunmamaktadır. Mülkiyet, bir bütün olarak ortakların hepsine aittir. Bir diğer ifadeyle, ortaklık tasfiye ile sona erinceye kadar ortaklardan her birinin ayrı bir mal veya hakkı olmayıp hak sahibi ortaklıktır.

6. Elbirliği (iştirak) hâlinde mülkiyet türünde malikler, mülkiyet payları ayrılmadığından paydaş değil, ortaktır. Bu ilke 4721 sayılı Kanun'un 701. maddesinde “Kanun veya kanunda öngörülen sözleşmeler uyarınca oluşan topluluk dolayısıyla mallara birlikte malik olanların mülkiyeti, elbirliği mülkiyetidir.

Elbirliği mülkiyetinde ortakların belirlenmiş payları olmayıp her birinin hakkı, ortaklığa giren malların tamamına yaygındır” biçiminde yer almıştır. Bu itibarla elbirliği (iştirak) hâlinde mülkiyette, ortaklar arasında 6100 sayılı Kanun'un 59. maddesi anlamında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmaktadır. Zira maddi hukuka göre, bir hakkın birden fazla kimse tarafından birlikte kullanılması veya birden fazla kimseye karşı birlikte ileri sürülmesi ve tamamı hakkında tek hüküm verilmesi gereken hâllerde, mecburi dava arkadaşlığı vardır (6100 sayılı Kanun md. 59). Bu sebeple Kanunda veya elbirliği (iştirak) hâlinde mülkiyeti oluşturan anlaşmada ortaklık adına hareket etme yetkisinin kime ait olacağı belirtilmemişse ortaklığın tasfiyesini isteme hakkı dışındaki tüm işlemlerde ortakların (iştirakçilerin) oybirliği ile karar almaları ve birlikte hareket etmeleri zorunludur.

7. Elbirliğiyle mülkiyete dair hükümlerin düzenlendiği 4721 sayılı Kanun'un 702/2. fıkrası, “Kanunda veya sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça, gerek yönetim, gerek tasarruf işlemleri için ortakların oybirliğiyle karar vermeleri gerekir” hükmünü taşımaktadır. Ne var ki bu kural, uygulamada yumuşatılarak Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 11.10.1982 tarihli ve 1982/3 Esas, 1982/2 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla, bir ortağın tek başına dava açabileceği; ancak, davaya devam edebilmesi için öteki ortakların olurlarının alınması veya miras şirketine atanacak temsilci aracılığıyla davanın sürdürülmesi gerektiği kabul edilmiştir.

8. 4721 sayılı Kanun'un 702/4. maddesinde ise “Ortaklardan her biri, topluluğa giren hakların korunmasını sağlayabilir. Bu korumadan bütün ortaklar yararlanır” hükmü öngörülmüştür. Benzer şekilde 4721 sayılı Kanun'un 640. maddesinde de vurgulanan korumadan anlaşılması gerekenin ne olduğu da önem arz etmektedir. 4721 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce elbirliği ile (iştirak hâlinde) mülkiyet 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 581. maddesinde düzenlenmiş iken uygulamada karşılaşılan bazı güçlüklerin giderilmesi için 4721 sayılı Kanun'un 640. maddesine “Mirasçılardan her biri, terekedeki hakların korunmasını isteyebilir. Sağlanan korumadan mirasçıların hepsi yararlanır” hükmünü içeren dördüncü fıkra eklenmiştir. Maddenin gerekçesinde de belirtildiği gibi mirasta terekenin tâbi olduğu elbirliği mülkiyetine yöneltilen en güçlü eleştiri, birlikte hareket etme zorunda olmaları nedeniyle mirasçıların bireysel olarak terekedeki hakların korunması amacıyla hareket edememeleriydi. Maddeye eklenen dördüncü fıkra, bu eksikliği giderme amacına yönelik olarak getirilmiştir.

9. Terekeye ait haklar üzerinde tasarruf söz konusu ise ortakların oybirliği ile karar vermeleri maddenin açık hükmü gereği olduğundan tasarruf işlemi niteliğindeki tapu iptali ve tescil davasının tüm mirasçılar tarafından birlikte açılması veya terekeye temsilci atanması ve bu yolla davanın yürütülmesi gerekir. Bir mirasçı tüm mirasçılar adına tek başına dava açabilirse de, böyle bir davayı yalnız başına yürütemez. Bu durumda davanın hemen reddedilmeyip, diğer mirasçıların davaya katılımlarının veya muvafakatlerinin sağlanması ya da terekeye temsilci atanması için davacıya uygun süre verilmesi gerekmektedir.

10. Ancak dava halefiyet esasına göre tereke adına değil de kendi miras payı için açılmış ise tüm mirasçıların onayının alınmasına gerek bulunmamaktadır. Bir ya da bir kısım mirasçı terekeye ait bir mal veya alacaktan yalnız kendi payına düşen kısım için yalnız kendi adına dava açarsa, böyle bir dava reddedilir. Çünkü, bir veya bir kısım mirasçının iştirak hâlindeki pay üzerinde tasarrufta bulunma yetkisi yoktur. Böyle bir dava diğer mirasçıların paylarını kapsamadığından ve aynı zamanda onlar adına da açılmadığından, davaya diğer mirasçıların katılmasına (icazet vermesine) olanak yoktur. Diğer bir anlatımla, öteki mirasçıların davaya katılmalarının sağlanması veya yöntemine uygun biçimde muvafakatlerinin alınması ya da miras ortaklığına bir mümessil tayin edilerek onun huzuru ile davaya devam edilmesi mümkün değildir ve davanın reddi gerekir. Aynı nedenle, tereke temsilcisi de, bir mirasçının yalnız kendi payı için açmış olduğu davaya icazet verip davayı devam ettiremez (Kuru, s. 984 vd.).

11. Somut olayda, dosya içeriğinden mirasbırakan Vehap K.’in 20.12.1944 tarihinde ölümü ile geriye mirasçı olarak ilk eşinden olma çocukları Meryem, Emine ve Fatma ile ikinci eşinden olma çocukları Asiye, Naciye ve Ali İhsan’ı bıraktığı, mirasçılardan Meryem’in ölümü ile çocukları Huriye, Hanife, Hasan, Fatma, Emine, Hüseyin ve ölen kızı Ayşe’den olma Ümit, Nurgül ve Yasin’in; mirasçılardan Emine’nin ölümü ile çocukları Nebahat, Nezahat, Sebahat, Salih ve ölen oğlu Celal’in eşi Nurten ve çocukları Erdal ve Esra’nın; mirasçılardan Fatma’nın ölümü ile çocukları Nezihe, Sabiha, Hürüye ve Mevlüt’ün; mirasçılardan Ali İhsan’ın ölümü ile eşi Kadriye ve ondan olma çocuğu Şengül’ün mirasçı olarak kaldığı, mirasçılardan Naciye'nin davacı olduğu, Emine’nin tüm, Fatma ve Meryem’in ise bir kısım mirasçılarının davacı oldukları, davalıların ise Ali İhsan'ın mirasçıları oldukları anlaşılmaktadır.

12. Asıl ve birleşen davalarda davacılar, ortak mirasbırakanları Vehap K.'den kalan 1824 parsel sayılı taşınmazın tapu kayıtlarının iptali ile miras payları oranında tapuya kayıt ve tescilini talep etmişlerdir. Asıl davada davacı Naciye D. ile asıl ve birleşen davalarda Emine D.'nin tüm mirasçıları davacı oldukları hâlde; Fatma S. ve Meryem Y.'un tüm mirasçılarının davacı olmadıkları, asıl ve birleşen davalarda davacıların mirasbırakan adına tescil (terekeye dönüş) talepleri olmaksızın kendi miras paylarına istinaden dava açtıkları görülmektedir.

13. Eldeki davada, Fatma S. ve Meryem Y. mirasçıları olan davacıların kendi miras payları için dava açmış olduklarının anlaşılmasına göre, iştirak hâlinde mülkiyet hükümlerine tabi bir terekede, mirasçıların bir kısmının kendi paylarına hasren açtıkları tapu iptali ve tescil davasının dinlenilmesinin mümkün olmadığı açıktır. Zira böyle bir dava diğer mirasçıların paylarını kapsamadığından ve aynı zamanda onlar adına da açılmadığından davaya diğer mirasçıların katılmasına (icazet vermesine) ya da terekeye temsilci tayin edilerek onun huzurunda davaya devam edilmesine de olanak bulunmamaktadır. Bu itibarla, asıl ve birleşen davalarda Meryem Y. ve Fatma S. mirasçıları yönünden aktif dava ehliyeti yokluğu nedeniyle dava şartı yokluğundan davanın usulden reddine karar verilmelidir.

14. Hâl böyle olunca, yukarıda açıklanan nedenle asıl ve birleşen davalarda Meryem Y. ve Fatma S. mirasçıları yönünden direnme kararı usulden bozulmalıdır.

B. Asıl ve Birleşen Davalarda Naciye D. ve Emine D. mirasçıları yönünden:

15. 6098 sayılı Kanun'un 502/1. maddesinde [Mülga Borçlar Kanunu'nun (818 sayılı Kanun) 386/1. maddesinde] vekâlet sözleşmesi; vekilin vekâlet verenin bir işini görmeyi veya işlemini yapmayı üstlendiği sözleşme olarak tanımlanmıştır. Geniş anlamda bir iş görme sözleşmesi olan vekâlet sözleşmesiyle vekil, kendisine verilen işin ya da işlemin vekâlet verenin irade ve yararına uygun olarak görülmesini, yapılmasını üstlenir.

16. Vekâlet sözleşmesinin tarafları vekâlet veren ile vekildir. Vekâlet veren gerçek veya tüzel kişi olabileceği gibi vekil de gerçek ya da tüzel kişi olabilir. Sözleşmenin konusunu ise herhangi bir hukuki işlem yahut maddi bir eylemin yapılması oluşturabilir. Ancak sözleşmenin geçerli olması için konusunun mümkün olması yanında kanunun emredici hükümlerine, ahlâka, kamu düzenine ve kişilik haklarına aykırı olmaması gerekir.

17. Vekâlet sözleşmesini 6098 sayılı Kanun'un 40 ilâ 48. (818 sayılı Kanun'un 32 ilâ 40.) maddeleri arasında düzenlenen temsil ilişkisi ile karıştırmamak gerekir. Aralarında yakın bir ilgi bulunmakla birlikte vekâlet sözleşmesi ile vekil vekâlet verenin bir işini görmeyi ya da bir işlemini yapmayı borçlanırken, vekâlet veren de onun yaptığı giderleri ve verdiği avansları ödemeyi borçlandığından vekâlet iki taraflı bir sözleşmedir. Temsil yetkisi ise tek taraflı bir hukuki işlemdir. Genel olarak vekâlet, vekil ile vekil eden arasındaki iç ilişkiyi, temsil ise vekil edenin vekil aracılığı ile işlem yaptığı üçüncü kişi ile arasındaki dış ilişkiyi ifade eder.

18. Türk Borçlar Kanunu'nun temsil ve vekâlet ilişkisini düzenleyen hükümlerine göre vekâlet sözleşmesi büyük ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan, diğer bir anlatımla vekil edenin yararına ve onun iradesine uygun davranma yükümlülüğünden doğar. Vekâlet sözleşmesi, başkasının işini görmeye ilişkin bir sözleşme olduğundan esas itibariyle işin müvekkilin menfaatine yapılması gerekir. Bu durum iş görme sözleşmesinin doğal bir sonucudur.

19. Nitekim satışın yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Kanun'un 389/1. maddesinde vekilin, müvekkilinin açık olan talimatına muhalefet edemeyeceği hükmüne yer verildikten sonra 390. maddesinde;

“Vekilin mesuliyeti, umumi surette işçinin mesuliyetine ait hükümlere tabidir.

Vekil, müvekkile karşı vekâleti iyi bir suretle ifa ile mükelleftir.

Vekil, başkasını tevkile mezun veya hal icabına göre mecbur olmadıkça veya adet başkasını kendi yerine ikameye müsait bulunmadıkça müvekkilünbihi kendisi yapmağa mecburdur”

hükmüne yer verilmiş olup; buradaki “iyi bir suretle ifa” deyimini “sadakat ve özenle ifa” olarak anlamak gerekir.

20. Sadakat borcu kavramı, vekilin gerek vekâletin ifası sırasında gerekse sonrasında kendisine duyulan güvene uygun olarak müvekkilinin menfaatlerini sözleşme ile güdülen amaç çerçevesinde koruma ve kendi menfaatini müvekkilinkine tâbi kılma yükümlülüğünü ifade eder. Vekilin iş görme ile hedeflenen sonucun başarılı olması için hayat deneylerine ve işlerin normal akışına göre gerekli girişim ve davranışlarda bulunması ve başarılı sonucu engelleyebilecek davranışlardan kaçınması ise özen borcunun konusunu oluşturur. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanlarda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır. Bu nedenle vekil üzerine aldığı işi ifa ederken aynı şartlar altında iş gören basiretli, özenli bir vekil gibi hareket etmelidir.

21. Bu itibarla vekilin, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandırıcı davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altında olacağı açıktır. Vekâletin kapsamı, sözleşmede açıkça gösterilmemişse görülecek işin niteliğine göre belirlenir. Sözleşmede vekâletin nasıl yerine getirileceği hakkında açık bir hüküm bulunmasa veya yapılan işlem dış temsil yetkisinin sınırları içerisinde kalsa dahi vekilin bu yükümlülüğü daima mevcuttur.

22. Vekil bu yükümlülüğünü yerine getirmediği, özellikle vekâleti kasten vekil edenin zararına, kendisinin veya başka birinin yararına kullandığı takdirde vekâlet görevinin kötüye kullanılması söz konusu olabilir. Dolayısıyla böyle bir durumda vekil eden zararlandırılırken, vekil çok zaman kendisine veya başka bir kimseye çıkar sağlamaktadır. Oysa ki, sadakat ve özen borcunun temel amacı başkası adına iş gören kimsenin yetkisini kötüye kullanma riskini önlemektir. Vekâlet sözleşmesi, güven esasına dayalı bir iş görme edimi ihtiva ettiğinden bu güvenin korunması her şeyden önce 6098 sayılı Kanun'un 506. (818 sayılı Kanun'un 390.) maddesinin bir gereği olduğu gibi 4721 sayılı Kanun'un 2. maddesinde ifadesini bulan dürüstlük kuralının da bir gereğidir.

23. Uygulamada vekâlet görevinin kötüye kullanılması durumlarının özellikle vekilin satmakla yetkili kılındığı bir taşınmazı rayiç değerine nazaran çok düşük bir bedelle satarak devrettiği hâllerde yoğunlaştığı görülmektedir. Ancak, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 19.12.2019 tarihli ve 2017/1-1272 Esas, 2019/1399 Karar ile 12.07.2023 tarihli ve 2023/1-249 Esas, 2023/747 Karar sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi malik tarafından vekilin bir taşınmazın satışında dilediği bedelle dilediği kimseye satış yapabileceği şeklinde yetkili kılınması, satacağı kimseyi dahi belirtmesi, ona dürüstlük kuralını, sadakat ve özen borcunu gözardı etmek suretiyle, makul sayılacak ölçüler dışına çıkarak satış yapma hakkını vermez. Vekilin, vekâlet sözleşmesinde belirtilen yetkilerin dışına çıkması, vekil edenin talimatına uygun hareket etmemesi ve onun yararı ile bağdaşmayacak bir eylem veya işlem yapması durumunda değinilen maddeler uyarınca sorumlu olacağı açıktır.

24. Öte yandan vekâlet görevinin kötüye kullanılması hâlinde vekilin üçüncü kişilerle yaptığı işlemlerin vekâlet veren açısından bağlayıcı olup olmayacağı sorunu ile de karşılaşılır. Bu durumda vekil ile sözleşme yapan kişi 4721 sayılı Kanun'un 3. maddesi anlamında iyiniyetli ise yani vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını bilmiyor veya kendisinden beklenen özeni göstermesine rağmen bilmesine olanak yoksa vekil ile yaptığı sözleşme geçerlidir ve vekil edeni bağlar. Vekil vekâlet görevini kötüye kullansa dâhi bu husus vekil ile vekâlet eden arasında bir iç sorun olarak kalır, vekil ile sözleşme yapan kişinin kazandığı haklara etkili olamaz.

25. Ne var ki üçüncü kişi vekil ile çıkar ve iş birliği içerisinde ise veya kötüniyetli olup vekilin vekâlet görevini kötüye kullandığını biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, vekil edenin sözleşme ile bağlı sayılmaması, 4721 sayılı Kanun'un 2. maddesindeki dürüstlük kuralının doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Söz konusu Kanun maddesi buyurucu nitelik taşıdığından hâkim tarafından resen göz önünde tutulması zorunludur. Aksine düşünce kötüniyeti teşvik etmek, en azından ona göz yummak olur. Oysa bütün çağdaş hukuk sistemlerinde kötüniyet korunmamış daima mahkûm edilmiştir. Nitekim uygulama ve bilimsel görüşler de bu yönde gelişmiş ve kararlılık kazanmıştır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 07.12.2011 tarihli ve 2011/14-609 Esas, 2011/744 Karar sayılı kararı).

26. Vekâlet görevi kötüye kullanılmış ve vekille sözleşme yapan kişi vekil ile el ve iş birliği içerisinde ise veya en azından vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını biliyor yahut bilmesi gerekiyorsa vekil eden, sözleşmenin feshini, bu bağlamda sözleşmeye göre tapuda intikal yapılmışsa tapunun iptalini her zaman isteyebilir.

27. Bununla birlikte hâkim, taraflar arasında uyuşmazlık konusu olan vakıaların gerçekleşip gerçekleşmediğini kural olarak kendiliğinden araştıramaz. Bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediğini taraflar ispat etmelidir. Bir davada ispat yükünün hangi tarafa ait olacağı konusu 4721 sayılı Kanun'un “İspat yükü” başlıklı 6. maddesinde “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür" şeklinde düzenlenmiştir. 6100 sayılı Kanun'un 190. maddesine göre de “İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir. Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir”.

28. Öncelikle belirtmek gerekir ki, her ne kadar Mahkemece bozma kararında ispat yüküne ilişkin değerlendirmenin hatalı olduğuna dair direnme gerekçesine yer verilmiş ise de yukarıda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere vekâlet görevinin kötüye kullanılması hukuksal nedenine dayalı eldeki davada ispat yükünün bu iddiayı ileri süren davacı tarafa ait olacağı açık olduğundan bu yöndeki direnme gerekçesi yerinde değildir.

29. Gelinen aşamada davacı tarafça vekâlet görevinin kötüye kullanıldığının ispat edilip edilmediği değerlendirilmelidir. Somut olayda, asıl ve birleşen davalarda davacılar vekili, ortak mirasbırakanları Vehap K.’den kalan 1824 parsel sayılı taşınmazın intikal işlemlerinin yapılması amacıyla davalıların mirasbırakanı Ali İhsan’ın telkini ile dava dışı Vasıf Y.’ı vekil tayin ettiklerini, vekil Vasıf’ın intikal işleminden sonra bilgileri ve rızaları olmaksızın miras paylarını Ali İhsan’a satış göstererek devrettiğini, herhangi bir satış bedeli ödenmediğini, vekâlet görevinin kötüye kullanıldığını ileri sürmüşler, asıl ve birleşen davalarda davalılar vekili ise 40 yıldır taşınmaza malik olduklarını, davanın zamanaşımına uğradığını, davacıların satış amacıyla vekâlet verdiklerini ve iradelerine uygun devir yapıldığını, mirasbırakanları Ali İhsan’ın taşınmaza 1979 yılında ev inşa ederek ikamet etmeye başladığını, davacıların bu duruma karşı çıkmadığını belirterek davaların reddini savunmuşlardır.

30. Mirasçılardan Emine, Kocaeli 2. Noterliğinin 19.08.1977 tarihli ve 22928 yevmiye numaralı vekâletnamesi ile; mirasçılardan Naciye, Mainz Başkonsolosluğunun 31.08.1977 tarihli vekâletnamesi ile; mirasçılardan Meryem, Asiye ve Fatma, Kocaeli 2. Noterliğinin 17.08.1977 tarihli ve 22673 yevmiye numaralı vekâletnamesi ile mirasbırakan babaları Vehap K.’in ölümü ile intikal etmesi gereken Kocaeli ili hudutları dahilindeki taşınmazlar hakkında intikal işlemlerini yaptırmaya, taksime, paylarını dilediğine dilediği bedelde satmaya Vasıf Y.’ı vekil tayin etmişlerdir.

31. Diğer taraftan mirasçılardan Ali İhsan, Kocaeli 2. Noterliğinin 23.08.1977 tarihli ve 23163 yevmiye numaralı vekâletnamesi ile; mirasbırakan babası Vehap K.’in ölümü ile intikal etmesi gereken Kocaeli ili hudutları dahilindeki taşınmazlar hakkında intikal işlemlerini yaptırmaya Vasıf Y.’ı vekil tayin etmiş iken aynı gün, Kocaeli 2. Noterliğinin 23.08.1977 tarihli ve 23162 yevmiye numaralı vekâletnamesi ile de Kocaeli ili hudutları dahilindeki taşınmazları adına satın almaya ve gerekli işlemleri yaptırmaya Hasan Yılmaz’ı vekil tayin etmiştir.

32. Dava konusu 9.200 m2’lik ev ve bahçe niteliğindeki 1824 parsel sayılı taşınmazın tamamı mirasbırakan adına kayıtlı iken mirasbıkanın çocukları Meryem, Fatma, Emine, Ali İhsan, Asiye ve Naciye’ye miras payları oranında 11.10.1977 tarihli ve 9178 yevmiye numaralı akitle intikal ettiği, intikal işlemini mirasçıların vekili Vasıf Y.’ın gerçekleştirdiği, akabinde mirasçı kızların paylarını vekâleten Vasıf’ın 01.06.1978 tarihli ve 5829 yevmiye numaralı akitle diğer mirasçı Ali İhsan’a satış yoluyla devrettiği, Ali İhsan adına temlik alma işlemini vekili Hasan Yılmaz'ın yaptığı, Ali İhsan’ın çekişmeli taşınmazın 8750/9200 payını üzerinde bırakarak kalan 450/9200 payını 21.04.2003 tarihinde dava dışı kız kardeşi Asiye’ye satış suretiyle temlik ettiği anlaşılmıştır.

33. Mahkemece 14.05.2019 tarihinde yapılan keşif sırasında dinlenen davacı tanıklarından Ayşe, yengesi Meryem Y.'dan Ali İhsan'ın taşınmazdaki hisseleri paylaştıracağını duyduğunu, taraflar arasında herhangi bir anlaşmazlık bulunmadığını; davacı tanığı Saadet, Ali İhsan ölene kadar taraflar arasında sorun olmadığını, Ali İhsan taşınmaza ev yaparken davacıların karşı çıkmadığını; davalı tanığı Nezihe, davacı Naciye'nin kendisinin teyzesi olduğunu, annesi Fatma'dan baba ocakları tütsün diye taşınmazın kardeşleri Ali İhsan'a ait olması için vekâletname verdiklerini duyduğunu, davalı tanığı Hakkı, Ali İhsan'ın kız kardeşi Emine'nin de olduğu ortamda kız kardeşlerinin parasını ödeyip dava konusu taşınmazı aldığını söylediğini, kardeşlerinin Ali İhsan'ın taşınmaz üzerinde ev yapmasına itiraz ettiklerini duymadığını, kız kardeşlerinin de Ali İhsan'ın evine gidip geldiklerini beyan etmişlerdir.

34. Açıklanan maddi ve hukuki olgulara göre somut olayda, davalıların mirasbırakanı Ali İhsan’ın 1979 yılından beri yapılaşma yapmak suretiyle dava konusu taşınmazı kullandığı, kardeşlerinin anılan tarihten itibaren Ali İhsan’ın sahiplenmek suretiyle kullanımına karşı çıkmadıkları, vekil edenlerin usulüne uygun tanzim ettirdikleri vekâletnameleri ile yapılan devir işlemi sonrası uzun yıllar Ali İhsan tarafından taşınmazın kullanılması ve tarafların bu durumu bildiği gözetildiğinde, asıl davada davacı Naciye D. ile asıl ve birleşen davalarda bir kısım davacıların mirasbırakanı Emine D.'nin miras paylarının temlikinin iradi olduğu, aksinin de ispat yükü kendisinde olan davacı tarafça kanıtlanamadığı sonucuna varılmıştır.

35. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, mirasbırakan Vehap K.'den kalan terekenin veraset işlemleri için kendisine vekâletname verilen dava dışı Vasıf Y.'ın intikal işlemlerinden sonra dava konusu taşınmazı davalı Ali İhsan K.’e (vekâleten Hasan Yılmaz) satarak devrettiği, davalı Ali İhsan K.'le vekilin yakın ilişki içinde oldukları, davacıların taşınmazın devri karşılığında bedel aldıklarının ispatlanamadığı, davalılar murisinin eylemleri neticesinde asıl ve birleşen davalarda davacı Naciye ile bir kısım davacıların mirasbırakanı Emine'nin iradesine aykırı olacak şekilde zararlandırıldığı, bu nedenle direnme kararının yerinde olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.

36. Hâl böyle olunca, asıl davada Naciye D. ile asıl ve birleşen davalarda Emine D. mirasçıları yönünden Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

37. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

VIII. KARAR

Açıklanan sebeplerle,

I- (A) bendinde (§1-14) belirtilen gerekçeyle asıl ve birleşen davalarda Meryem Y. ve Fatma S. mirasçıları yönünden asıl ve birleşen davalarda davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Kanun’un 371. maddesi gereğince USULDEN BOZULMASINA oy birliğiyle,

II- (B) bendinde (§15-37) belirtilen gerekçeyle asıl ve birleşen davalarda Naciye D. ve Emine D. mirasçıları yönünden asıl ve birleşen davalarda davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371. maddesi gereğince BOZULMASINA oy çokluğuyla,

İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,

Dosyanın 6100 sayılı Kanun'un 373. maddesinin birinci fıkrası uyarınca İlk Derece Mahkemesine, karardan bir örneğin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,

09.04.2025 tarihinde kesin olarak karar verildi.

BİLGİ : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nda bulunan 25 üyenin 23’ü ESAS YÖNÜNDEN BOZMA, 2’si ise ESAS YÖNÜNDEN ONAMA yönünde oy kullanmışlardır.